11 Ekim 2013 Cuma

İki Sersem : Sen ve Ben

Yağmurlar başladı, bu kötü. Bazılarımızın ne yapacağı belli olmaz artık. Hava böyle olunca verilmiş sözler sakıt olmalı, geçersiz. Yağmur başladı, hiçbir şeye benzemez. Yazın ne olduysa oldu. Her zaman olur, bilirsiniz. O işler bitti işte. Yağmurda eriyip gitmeyen kalır geri. Kaldı mı bir şey? Zor. Çünkü bazılarımız yağmurda eriyen adamlar. Kimilerimiz yağmurla eriyen kadınlar... Öyle öyle.
 
BRAVO!
Güzel olan her şey narin zaten. Bir tek hüdai nabitler, bir tek nadide olmayan sözleşmeler dayanıyor yağmura, kara, çamura. Kızılay çadırları gibi bazı ilişkiler, hastane battaniyesi gibi. Bazıları sadece dayanıklılık üzerine. Hayrını görsünler...

“... çünkü öleceğiz.” Bu cümlenin başlangıcı nasıl sende? Hangisi? “Sadece güzel olana akıyorum, sadece canlı olana doğru...” diye mi başlıyor? Yoksa “Geçecek ve bitecekse her şey, bir yere, bir şeye, birine tutunmalı...” diye mi? Ne çok insan ikna etmek istiyor kendini kendi hayatına. Ne çok insan ispatlamak ihtirasında doğru olanın hastane battaniyesi olduğunu. Künt. Kalın. Dayanıklı işte. Bravo!

Madem öyle, bir tek bile işe yarar filmi, okumaya değer romanı, kahredici şiiri olmayan hayatların içinde neden izleyip duruyorlar öteki hayatları? Battaniyelerin altında saklana saklana... Güzel ve kırılgan, heyecanlı ve havai olanlar, ortalama ve dayanıklı olanlar için mi yaşıyorlar hayatlarını? Onlar izlesin diye... Hikaye ihtiyacını gidermek için... Yani biz bu dünyada emniyetli hayatlarında onlar eğlensin diye mi bulunuyoruz? Bize de bravo!

ÇADIR SÖZLEŞMESİ

Yağmura kadar seviyorlar senin gibileri. Biliyorsun değil mi? Mevsim değişince Kızılay çadırlarına giriveriyorlar. Çünkü orada, onları ne olursa olsun hiç soru sormadan bekleyen birileri var. Arada bir dışarıda bir heyecan yaşansa da sonunda aynı çadıra girmeye karar verenlerin sözleşmesi bu. Sen bilmezsin. Başka türlü işler onlar. Tuhaf, karanlık işler; battaniyeli.

Dünyayı onlar kuruyorlar, çocukları onlar yetiştiriyorlar, köprüler filan, evler, kot farkı falan hep onların işi. Garip bir hayatları var. Perde boyu ölçüyorlar diyelim ki. Ecri misil diye bir şey var mesela. Onlar bunları hep biliyorlar. Bir şeyleri bir şeylerine hep denk geliyor. Bilmiyorum, çok karanlık bir tarafları var. Sen yaşlanıyorsun mesela aniden, ama onlar bunu çoktan hesap etmiş oluyorlar. Sen şaşırıp kalıyorsun ya bazen, onlar bunu evvelden öngörmüş oluyorlar. Planları var onların. Sen gidiyordun ya bir yerlere, onlar o sırada oturup bunları hesap etmiş oluyorlar. Onlara işte yağmur yağınca hiçbir şey olmuyor. Hem de -her nasılsa- sana bir şey olacağını bile biliyorlar. Sen akşam pazarındaki son domatesler gibi tezgahta...

GARİP İŞLER

Buna mukabil, sen aniden yolunu değiştirip havalanına gidebilirsin. Ne şanslı hissediyorsun kendini bu yüzden. Başına türlü iş gelebilir, en acayip işler de senin başına gelir. Bu yüzden övünüyorsun bile kendinle. Kaçtım kurtuldum sanıyorsun çadırlardan, battaniyelerden. Onlar bir tuhaf, bak söylüyorum sana. Sonunda düştüğünde onlar hep ayakta. Çok sıkılmış oluyorlar belki yaşarken ama sen çamurun içine düşmüşken “Oh be!” diyorlar, “Neyse ki doğru karar vermişiz, sağlam yolu tutmuşuz şu hayatta!”

Tamam onlar biraz içtenpazarlıklı, pekala epey da korkaklar. Ama sen de az sersem değilsin. Görünüşe bakılırsa da önümüzdeki yağmurlarda da pek bir ilerleme kaydedemeyeceksin. O zaman ne yapmalı? O zaman... Bir dakika! İlerideki tabelada ne yazıyor öyle? Bi' dak'ka! Bi' dak'ka! Hmmm... Evet o şehre henüz gidilmemişti. E, radyoda da aniden Tom Waits çaldığına göre, zaten yağmur da var... O zaman bas gaza. İkimizden başkası kalmadı nasılsa... Zaten bundan sonra ne yaparsak yapalım, senin ve benim için yine de “İki sersemdiler” diyecekler sonunda.

1 yorum:

Gizem Kaymakçı dedi ki...

yürünmeyen patikalara ne olacak diye sorsan ya asfaltın insancıklarına